Karl Marx: Dünyayı Anlamak ve Değiştirmek
Karl Marx, dünyayı sadece yorumlamakla yetinmemiş, aynı zamanda onu değiştirmeyi de hedeflemiştir. Marx, siyasi teoriyi siyasi eylemin ayrılmaz bir parçası olarak algılar. Ona göre siyasi teori, gerçeklik üzerine bir tasavvurun ötesinde; sosyal değişimi amaçlayan ya da bu değişimin önüne geçmeyi hedefleyen siyasi mücadelenin içindeki stratejik bir hamledir.
Marx’ın bilimsel çabası sadece felsefeyle sınırlı kalmaz; tarihi, sosyolojiyi, ekonomiyi ve felsefeyi bir bütün olarak kucaklar. Çalışmaları felsefi analizlerden deneysel araştırmalara, oradan da günlük siyasi katkılara geçişlerle doludur. Bir Hegelci olarak Marx, tek başına soyut felsefi bir teori kurmaktan yana değildi; gerçek hayatta ekonomi, sosyoloji, tarih ve felsefenin birbiriyle kopmaz bağlarla bağlı olduğunu savunuyordu.
Diyalektik Süreç ve Materyalizm
Hegel açısından dünya, fikirlerin ve düşüncelerin gelişiminin esas olduğu tarihsel bir süreçtir. Marx, Hegel’in dünyanın diyalektik bir süreç olduğu görüşünü kabul eder; fakat maddi yaşamın gelişiminin belirleyici olduğunu iddia eder. Bu noktada Hegel’i sadece bir "idealist", Marx’ı ise bir "materyalist" olarak sunmak, en azından konuyu basite indirgemektir.
Hegel tarihi "kafası üzerinde" durdurduysa, Marx da tarihi "kendi ayakları üzerine" oturtmuştur. Marx diyalektiği, devrimin temel ilkesi olarak görür. Bu yaklaşımın temel düşüncesi, dünyanın tamamlanmış nesnelerden değil, süreçlerden oluşan bir bütün olduğudur. Nihai ve mutlak hiçbir şey yoktur; sadece kesintisiz bir oluş ve yok oluş süreci vardır.
Yabancılaşma Kavramı ve Din Eleştirisi
Marx’ın diyalektiğini daha iyi anlayabilmek için yabancılaşma kavramına bakmamız gerekir. Marx, bu konudaki fikirlerinin temellerini Ludwig Feuerbach’tan almıştır. Feuerbach’ın din eleştirisine göre "İnsanlar başlangıçta masum ve kendileriyle uyum içinde yaşarken, daha sonra kendi imgelerinde bir Tanrı yaratmışlardır. Ancak bu Tanrı’nın insan eliyle yapılmış bir kurgu olduğunu fark etmemişler; onu kendilerinden bağımsız, korkulması gereken ve cezalandıran bir güç olarak algılamışlardır.Gerçekte ise bu Tanrı, insani vasıfların dışsal bir ifadesidir; yani Tanrı insanları değil, insanlar Tanrı’yı yaratmıştır. Bu noktada insan, kendi özü ile bu özün dışsal bir güce dönüşmüş hali arasında bölünür. İşte bu ikilem yabancılaşmadır. İnsanlar, kendi yarattıkları bu güce mahkûm olup onun baskısı altına girerler. Bu durumdan kurtulmak için dışsal bir güç olarak algıladıkları Tanrı’nın aslında kendi ürünleri olduğunun farkına varmalıdırlar."
Ekonomik Yabancılaşma ve Sınıf Mücadelesi
Marx’a göre dini yabancılaşma, kapitalist toplumdaki genel yabancılaşmanın sadece bir yönüdür ve asıl belirleyici olan ekonomik yabancılaşmadır. Kapitalist toplumda yabancılaşmayı yaratan temel unsur emektir. Tarih, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için doğayı dönüştürdüğü diyalektik bir gelişim sürecidir. Ancak kapitalizmde, işçi ile emeğinin ürünü arasına keskin bir uçurum girer.
Artık insanlar kendi ürünlerinin efendisi değildir; aksine bu ürünler, insanları kendileri için çalışmaya zorlayan bağımsız bir güç (sermaye) haline gelir. İşçi ancak hayatta kalabilecek kadar ücret alırken, ürettiği değer kapitalist tarafından el konulan bir güce dönüşür. İşçi, kendi eliyle meydana getirdiği ürünün tahakkümü altına girerek özgürlüğünü sermayeye teslim eder.
Alt Yapı ve Üst Yapı İlişkisi
Bu nedenlerle ekonomik etkenler, tarihsel süreçte belirleyici bir rol oynar. Marx, "Tüm toplumların bugüne kadarki tarihi, sınıf savaşımları tarihidir" der. Marx’ın kuramına göre:
Alt Yapı: Ekonomik ve maddi üretim ilişkileri.
Üst Yapı: Din, felsefe, hukuk, ahlak, siyaset ve edebiyat gibi kültürel olgular.
Tarihte itici güç her zaman alt yapıdır; yani bir toplumun ekonomik yapısı, o toplumun kültürünü, değer yargılarını ve ahlakını belirleyen temel faktördür.
Tarihsel Materyalizmi Somutlaştıran Bir Örnek: "Feodalizmden Kapitalizme Geçiş"
Bu teoriyi tarihin akışı içindeki bir değişimle örneklendirelim:
1. Maddi Temeldeki Değişim (Altyapı): Orta Çağ'da ekonomi toprağa dayalıydı (Tarım). Ancak zamanla yeni ticaret yolları keşfedildi, makineler icat edildi ve fabrikalar kurulmaya başlandı. Artık en önemli "üretim aracı" toprak değil, makine ve fabrika oldu.
2. Toplumsal İlişkilerin Değişimi: Eskiden "Toprak Sahibi (Senyör) ve Serf (Köylü)" ilişkisi varken, üretim biçimi fabrikaya dönünce "Fabrika Sahibi (Burjuvazi) ve İşçi (Proletarya)" ilişkisi doğdu. Köylüler toprağı bırakıp şehirlere akın etti.
3. Üstyapının Değişimi (Düşünceler ve Hukuk):
Hukuk: Feodalizmde kralın ve soyluların haklarını koruyan yasalar varken, yeni düzende ticaretin ve özel mülkiyetin güvenliğini sağlayan yasalar çıktı.
Din/Ahlak: Tarım toplumunda "kadere boyun eğme" ve durağanlık ön plandayken, sanayi toplumunda "çalışkanlık, verimlilik ve rekabet" gibi yeni ahlaki değerler yükseldi.
Siyaset: Soyluların yönettiği monarşilerin yerini, yeni zengin sınıfın (burjuvazinin) ihtiyaçlarına cevap veren demokratik modeller almaya başladı.
Özetle Tarihsel Materyalizm Der Ki:
Eğer bir toplumdaki üretim teknolojisi (örneğin sabandan buhar makinesine geçiş) değişirse, o toplumun aile yapısı, dini yorumlayış şekli, sanat anlayışı ve yasaları da zorunlu olarak değişir. Yani "İnsanların bilinci varlıklarını belirlemez; tam tersine, toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler."
Felsefe Grubu Öğretmeni E.C.
KAYNAKÇA
Felsefe ve diyalektik -Şahin YENİŞEHİRLİOĞLU
Felsefe Sözlüğü-Ahmet CEVİZCİ
Felsefe Tarihi -Ahmet CEVİZCİ
Siyasi Felsefenin Büyük Düşünüleri -William EBENSTEIN
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder