CERVANTES- DON KİŞOT
Avrupa’nın Ortaçağ’ın karanlığından çıkıp rasyonel düşünce, bilim ve felsefeyle yeniden tanıştığı, bireyin değer kazandığı Modern Felsefe Döneminden önceki geçiş süreci olan Rönesans, sanat ve edebiyat alanında da önemli yenileşme hareketlerinin ortaya çıktığı bir dönemdir. Ortaçağ Avrupa'sında kilisenin soğuk ve karanlık duvarları arasına hapsedilmiş, yalnızca kendini affettirmeye çalışan günahkâr bir kul olarak görülen insan, Rönesans ile birlikte birey olarak kendini yaratmaya başlamış ve dünyada bir “birey” olarak “yeniden doğuşu”nu ilan etmiştir.
Edebiyat alanında da hem birey olmanın hem de kendi gerçekliğimizi kurmanın ve anlam arayışının en güzel örneklerinden biri, aynı zamanda ilk modern roman olarak kabul edilen Don Kişot’tur. Miguel de Cervantes tarafından yazılan Don Kişot (Don Quijote de la Mancha), dünyayı olduğu gibi değil, olması gerektiği gibi gören bir adamın trajikomik hikâyesini anlatır. Eserin ilk modern roman sayılmasının nedeni, Rönesans öncesinde yazılan eserlerin çoğunun epik ve şövalye romanları olmasıdır. Bu eserlerde karakterler tekdüze, değişmeyen ve gerçeklikten uzak kişilerdir.
Don Kişot ile birlikte bir karakterin değişimini, dönüşümünü, gerçeklik ve anlam arayışını; hayatın içinden, belirli değer yargılarına sahip bir toplum içinde var olma çabasını görürüz. Bununla birlikte eser, felsefi açıdan idealizm ve realizm tartışmasına zemin hazırlar ve Ortaçağ’ın dogmatik yapısını, özellikle şövalye anlatılarını ironik bir biçimde eleştirir.
Ortaçağ’da okuduğu şövalye kitaplarından etkilenen Don Kişot, dünyayı yöneten kötü büyücülerin ve onların kurduğu adaletsiz bir düzenin olduğuna inanır. Bu düzene son vermek, adaleti sağlamak ve dünyayı kurtarmak için bir şövalye gibi atına atlayarak yola çıkar. Yolculuğu sırasında çirkin ve kötü devler sandığı yel değirmenlerine saldırır. Bu yel değirmenleri metaforik olarak Ortaçağ’daki tek otorite olan kiliseyi temsil eder. Don Kişot, kilisenin dogmalar ve korku yoluyla yarattığı bu baskıcı sistemle savaşmaktadır.
Bir hayalin peşinden giden Don Kişot, yol boyunca Sancho Panza ile karşılaşır ve ona bir adanın valiliğini vaat ederek yol arkadaşı yapar. Bu yolculuk sırasında Sancho Panza, Don Kişot’un adaleti sağlayamayacağını, hayal dünyasında yaşadığını ve gerçeklerden koptuğunu sık sık dile getirir. Ancak Don Kişot kendi yarattığı gerçeklikten bir türlü çıkamaz. Sancho Panza, hayatın Don Kişot’un düşündüğü kadar romantik olmadığını, gerçeklerle yüzleşmek ve dünyayı olduğu gibi görmek gerektiğini savunarak realizmin temsilcisi olur. Don Kişot ise kendi gerçekliğini yaratır ve onun uğruna savaşarak idealizmi temsil eder. Bu realizm–idealizm çatışması bize tek bir mutlak gerçekliğin olmadığını gösterir.
Kitabın sonunda Don Kişot pes ederek evine döner ve ağır bir hastalığa yakalanır. Şövalye kitaplarının saçma olduğunu kabul eder ve şövalye olarak kendisine verdiği “Don Kişot” kimliğini reddederek, Alonso Quijano olarak huzur içinde ölür. Sancho Panza, efendisinin yeniden seferlere çıkmasını, mazlumlar ve ezilenler için adalet sağlamak amacıyla tekrar yola koyulmasını istese de Don Kişot, kendi yarattığı gerçekliği körü körüne savunduğu ve gerçekliği tamamen reddettiği için hüsrana uğradığını fark eder.
Sonuç olarak Don Kişot, adalet, umut ve onur gibi değerler uğruna savaşırken gerçeklikten kopmanın bedelini öderken; Sancho Panza ise yalnızca çıkar, sağduyu ve hayatta kalma düşüncesiyle yaşamanın da hayatı değersiz kıldığını fark eder.
Felsefe Grubu Öğretmeni
E.C.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder